Efes Selçuk’un Dergisi Efesli Leylek

Efes Selçuk’un Dergisi Efesli Leylek

Yazılacak onca konu varken bilgisayarın başına oturduğumda aklıma yazacak hiç bir şeyin gelmemesi ilk defa başıma gelen bir şey değildi elbette…
Güzel bir başlangıç yazısı yazmak istiyor, nereden başlayacağıma karar veremiyordum. Kafam da biraz karışıktı. Zira her ne kadar Efes’te yani Selçuk’ta doğmasam, burada yaşamasam da; kendimi neden buraya ait hissettiğimi hala çözememiştim. Onunla ilgili attığım her adım onu daha iyi tanımamı gerektiriyor, hakkında yazdığım her yazının ardından yenilerini yazmam için önüme yeni yollar çıkıyordu. Ben ise bu yollardan her defasında o kadar istekli ve severek geçiyordum ki; sonuç olarak görevim çok ağırlaşmıştı. Ama ben bu durumdan hiç de şikayetçi değildim…
Zira o bunları hak ediyordu. Hatta daha özel, daha çekici, şan ve şöhretine yakışır yazılar yazmam gerektiğini düşünmeye başlamışken, bunun için yeni bir ortam oluştu.
İstediğim olmuştu. Bebeklerini dünyaya getirip, uçmayı öğrettikten sonra bir sonraki bahara kadar aramızdan ayrılıp, sıcak ülkelere göçen “Uzun Bacak”tan haber geldi. Güzeller güzeli Artemis’in Şehri’nin bir dergisi olacak, adına da “LEYLEK” denilecekmiş. Onu seven, hisseden, hakkında düşünüp, kelâm edebilen, yazabilen, çizebilen ve tasarlayabilenler bu amaç için bir araya geleceklermiş. Derginin içeriği kültür ve sanat olacak, şehrini hem kendi halkına, hem de dışarıdan gelenlere tanıtacakmış. İçeriğinde karikatürden edebiyata, tarihten arkeolojiye, gezi yazısından öyküye pek çok konu olacağı gibi bir de sabah kahvesi eşliğinde sohbetler olacakmış. Ben de bu grubun içinde olmak ister miymişim? İstemez miyim? Tabi ki hemen kabul ettim…
Belki tüm bunların sonucunda aidiyet duygumun nedenini de bulabilirdim…
İlk yazımda Efes’ten mi bahsetsem? Yoksa Efes’in komşularını mı yazsam? Yoksa İzmir’deki Efes izlerinden mi söz etsem derken hepsinden bir anda vazgeçip, ben en iyisi ilk olarak dilimin döndüğünce, bendeki Selçuk’u kısa kısa anlatayım, daha sonra detaya girerim diyerek başlıyorum…
“Aslında Efes” kitabımdan alıntı yapmak değil niyetim, ama izninizle girişten sevdiğim birkaç cümle ile başlayayım;
Şehirler vardır sizi çağırır, gidiverirsiniz nedenini bilmeden,
Şehirler vardır sıcacıktır, sizi içine alıverir,
Şehirler vardır, eski bir dost gibidir, dertleşirsiniz zaman zaman,
Şehirler vardır ana eli gibidir, dokunduğu yeri iyileştirir,
Gün gelir, ne siz onsuz olabilirsiniz, ne de o sizsiz olabilir,
Gözünüz arkada kalır her ayrılışınızda…
İşte benim içinde böyle oluyor. Gözüm arkada kalıyor her ayrılışımda…
O da bensiz olamıyor ki, çağırıyor beni sıklıkla…
Küçük Menderes’in suyu ile beslenen, yeşilin tonları ile sarmalanmış, büyüklü küçüklü tepeler ile çevrelenmiş bir ovada, zamanın her evresinde farklı bir medeniyetin merkezi olmasının yanı sıra tarihin seyrini değiştirecek olaylara sahne olmuş bir yerleşim… Selçuk… Aslında Efes…
O kadar güzel, o kadar çekici, her anlamda o kadar bereketli ve kıymetliymiş ki, tarih boyunca herkes ona sahip olmak istemiş.
Bu özellikleri sayesinde zamanı gelmiş, ülkemizde turizmin canlanmaya başladığı dönemlerde de yerli ve yabancı gezginlerin tarafından en çok ilgi gören yerlerden biri olmuş…
Çocukluğumda daha çok bir geçiş istasyonu olarak aklımda kalan, Kuşadası ya da Aydın yönüne giderken içinden geçtiğimiz, ufak tefek alışveriş veya yemek molası dışında pek fazla zaman ayırmadığımız küçük ve sevimli kasabaydı. Ama bir festivali vardı ki; en sevdiğim ay olan mayısın ilk haftasında başlar, birkaç gün sürerdi. Çocukken ailemle gezmeye, biraz daha büyüyünce halk oyunları ekibim ile davetli olarak gelirdik. Polonya’dan Romanya’ya, Hollanda’dan Yugoslavya’ya ve İspanya’ya, pek çok ülkeden gelen ekipler ile kaynaşır, arkadaş olurduk. Onlar da bizi ülkelerindeki festivallere davet ederlerdi. O kadar keyifliydi ki; unutmak mümkün değildi. Belleğimin derinliklerine kazınmış anılar vardı o günlerde…
Festival zamanı şehrin girişinde baharın gelişini müjdeleyen leylekler karşılardı bizi. Bu gün de olduğu gibi su kemerleri ile evlerin bacalarındaki yuvalarından selam ederlerdi. Onları uçarken görmek isterdik, bütün yıl gezeceğimize inanarak…
O zamanlar Selçuk denince aklıma hep leylek, Efes denince de hep festival gelirdi…
Gençlik yıllarımda bunların yanı sıra zihnimdeki imajı biraz daha değişti. Efes’in Büyük Tiyatrosu’nda yapılan konserlere giderken büyüdüğümü hissediyordum. Yerli ve yabancı pek çok önemli sanatçının Efes’in büyülü ortamında verdiği konserlere İzmir’in Konak Meydanı’ndan kalkan otobüsler ile gelip, kalabalık nedeniyle ana yolda inerek tiyatroya kadar yürüyebilmekti belki de büyümek… Gelirken son derece keyifle ve kolayca yürüdüğümüz yoldan dönerken uykumuz geldiği için yürümek gözümüzde büyür, dönüş yolunda hepimiz otobüste uyurduk.
Aynı tiyatro pek çok önemli tiyatro eserine de sahne oldu. Ve ben bu oyunları izleme şansına sahip oldum. Bu duygu anlatılabilir mi? “Oturduğum koltukta tarihin derinliklerindeki zamanlarda kim oturmuştu acaba” diye düşünmekten kendimi alamıyordum…
Şimdilerde ise, tarih boyunca farklı inanca ev sahipliği yapmış olmasına rağmen dinlerin ibadet mekanları olan Artemis Tapınağı, St. Jean Kilisesi kalıntıları ile İsa Bey Camiî’ne her baktığımda bambaşka şeyler hissediyorum. Kimi zaman zihnimde sanki üçü de aynı zamanda inşâ edilmiş gibi birbirini tamamlıyor. Başka bir zaman ise; İsa Bey Camiî’nin o heybetli görüntüsü diğerlerine “Sizlerin dönemi bitti, bu topraklarda artık bana inanılıyor” der gibi geliyor.
Güzeller Güzeli Tanrıça Artemis’e inancın giderek zayıflaması sonucu şehrin yeni annesi olarak kabul edilen Meryemana’nın Bülbüldağı’nda yaşadığı tahmin edilen evinin olduğu yer, yüksek enerjisi, ana kucağının sıcaklığını hissettiren ortamı ile kendimi çok iyi hissettiğim bir yer…
Eskinin Çirkincesi, Şirince, derin tarihinin yanı sıra, doğanın kucağında, yeşilin her tonunun günün her saatinde kendini gösterdiği, zeytinin, üzümün, yemişin, susamın hayat bulduğu yer…
Rivayete göre;
Amazon Kraliçesi Apasas, Bolluk ve Bereket Tanrıçası Kybele, Efes’in Ana Tanrıçası Artemis, İsa’nın ve tüm Hristiyanların anası Meryem burada yaşamışlar. Birçoğu gözle görülemese de, hepsi de var oldukları dönemlere ait günümüze kadar ulaşan maddi ve manevi değerler bırakmışlar.
Ben ise Efes’te yani Selçuk’ta soluduğum her nefeste onların bıraktıkları bu değerlerin enerjilerini hissediyorum… Burada yaşayan pek çoğunuzda olduğu gibi…

KAPAT